Sirk

Uzun hikayeler yazmak istiyorum. Bir konusu olan, başlayan, devam eden ve biten hikayeler. Bunu beceremiyorum ve yapabilenleri de çok kıskanıyorum.

Kitaplar okuyorum. Okuduğum bütün kitapları sevmiyorum, kimini bitirmeden bırakıyorum. Eskiden bu kadar sabırsız -ya da seçici- değildim. Kimi kitapları da, sanki ben de yazabilirmişim gibi geliyor. Ama yazamıyorum. Her şey aklımda var da, beynim elime hükmedemiyor sanki.

Kapalıçarşı'daki o tuhaf günü anlatsam meselâ... Becerebilir miyim? O inanılmaz adamları, sanki karşımda duruyorlarmış gibi tasvir edebilir miyim okuyanlara? Acayip eski zaman kokusunu nasıl anlatacağım peki? "1000 yaşında adamlardı" desem; ne kadar inandırıcı olurum, masal girişi gibi olmaz mı bu cümle? Üstelik sanırım sahiden 1000 yaşındaydı o eski halı satan ve eski zamandan kalan adamlar.

Yalnızlığı anlatsam? En iyi bildiğim şeyi. En iyi dostum ve en kötü düşmanımı. Kimi zaman yollara düşüp aradığım, kimi zaman kalabalıklarda beni yakalayan, yerden yere vuran, ilişkimizi bir türlü düzenleyemediğimiz... Her kötü anımda af dileyip ayaklarına kapandığım, sonra da ilk fırsatta ihanet ettiğim ebedi sevgilim; yalnızlık... Ama herkes yazdı yalnızlığı. Bana yazacak bir şey kalmadı. Deşifre edildi her hücresi. Hatta "varoluşsal yalnızlık" bile. "Yalnızlığı, o büyülü ülkeyi şehvetle tükettiler."

Bir sirk çadırına benziyorum değil mi? Seyircilerin, rengarenk boyalı görüntüsünün eğlenceli çekiciliğine kapılarak içini merak ettiği, numaralarımla bir süre hoş vakit geçirip, bir süre sonra her şey kendini tekrar etmeye başladığında sıkıldığı; hele akıllı seyircilerin, gösteri sanatçılarımın; eğlendirirken eğlenmeyen, sadece görevini tamamlayıp sahne arkasına saklanarak sıkılmayı tercih eden birtakım illüzyonistlerden ibaret olduğunu fark etmesi uzun zaman almayan zavallı bir sirk.

İçim bir sirk kumpanyası. "Sıkılan ve coşkunluktan başka çıkar yol bulamayanlar" kumpanyası.

Gerçekleri bilenler; bizler... Bilgilerinin yükü altında ezilenler, başarısızlıkları bile uyduruk olanlar; başarısız olmayı bile tamamen beceremeyenler...

Bizler; "Yaralı Hayvanlar Sirki"ndeki çaresiz akrobatlar...

Hiçbirinin ilacı olmadığı için, sadece birbirlerine bakıp ağlayan acıklı trapezciler...

Yüzünden boyaları akıp giden ama hâlâ -evet hâlâ- bir kişinin olsun alkışlayacağını umarak hayatının oyununu çıkarmaya çalışan, ama alkışlanmayacak kadar yitik palyaçolar...

Tüyleri yolunmuş aslanlarıyla aynı yolun yolcusu olan, kıpkırmızı gözleriyle kafesin içinde çırpınan, çıkar yol arayan aslan terbiyecileri...

Küçücük sahnenin ortasındaki küçücük buz parçası üzerinde dengede durmaya çalışan, hayatları boyunca o dengeyi tutturamayıp, her gösterisini alkış yerine kahkaha sesleriyle bitiren ucuz makyajlı revü kızları...

"Umut, çocukların işi, hayal kurabilenlerin" diyen, yapabildikleri tek numara acı çekmek olan sihirbazlar...

13. topu yakalamaya, yani sonsuz yolculuğa yazgılı yorgun jonglörler...

Çocuk boylarıyla daha da iç acıtan hazin cüceler...

Bebeklerinin suratlarına nakşettikleri o sonsuz, can acıtan gülümsemeyi bir deniz feneri gibi gözlerinde taşıyan vantriloklar...

Gerçekleri bilen ama o gerçeklerden kaçan bizler... Hâlâ küçücük çıkışları tırnaklarımızla genişletmeye çalışıp, nefes alabilmek için dudaklarımızı o deliklere yapıştıran bizler...

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !